datome
Fenerbahçe Doğuş’un İtalyan yıldızı Gigi Datome, Sabah Gazetesi’nden Sonat Bahar’a konuştu.

Büyüdüğünüz Sardunya adasının Olbia kenti ne anlam ifade ediyor sizin için?

Sardunya bildiğiniz gibi İtalya’da olup bitenden, oranın imkanlarından bir nebze uzak bir ada… Bu nedenle ne zaman Sardunya’dan biri herhangi bir konuda başarıya ulaşsa, bu büyük olay oluyor. Benim durumumda da böyle oldu. Basketbol kariyerim, elde ettiğim sonuçlar nedeniyle oradaki herkes benimle gurur duydu, benim için mutlu oldu.

İstanbul’da size etkileyen şeyler neler?

Çok fazla tutku ve duygusallık var. Coğrafi pozisyonu, kültürü, tarihiyle eşsiz bir şehir. Birbirinden farklı onlarca kültürü barındırarak bugüne geldiği için şu anki İstanbul olmuş. Her dinden, her dilden insanı, tarihte barındırmış. Bu nedenle farklı mimari yapılar, kültürler hakim. İnsanları da İtalya’nın güneyindeki insanlar gibi tutkulu… Türkiye gibi ülkeler, derin bir tarihten, kültürden, savaşlardan, imparatorluklardan bugünlere gelince farklı bir atmosferi oluyor. Tüm bunlar hem şehri hem de insanları oluşturan şeyler. Karma bir kültür, karma bir duygu. Tüm bunları da İstanbul’u gezerken, gözlemleyebiliyorsunuz. Hareket halinde yaşayan bir şehir burası. Asla durmuyor!

İstanbul’daki favori semtleriniz nereler?

Beyoğlu, Karaköy, Kadıköy, Cihangir benim favori semtlerim. Ayrıca sokakta gezen normal bir turist değilim. Sokakta bana ve takıma sevgisini gösteren çok kişi oluyor. Bu çok güzel.

Siz turistik yerlerin yanı sıra farklı lokasyonları da keşfeden birisiniz. Nasıl buluyorsunuz bu gizli köşeleri?

Yürüyerek ve kaybolarak. Çok seviyorum yeni yerler keşfetmeyi, sokak aralarında gezmeyi… Eğer maçtan sonraki gün, yorgun değilsem mutlaka bir yerlere gidip yürüyorum. Takımda farklı zevkte ve ilgide olan çok arkadaşım var, onların önerilerini de dikkate alıyorum. Ve elbette yazılanları okuyorum. Ama en güzeli bir yerlere gidip, o yerde kaybolmak. Bu açıdan İstanbul müthiş bir yer, her köşesinde farklı bir şey sunabiliyor insana. Hâlâ görmediğim, merak ettiğim o kadar çok yer var ki…

Her gittiğiniz ülkede böyle misiniz? Yani sıkıcı bir şehirde oynuyor olsaydınız, her yeri keşfetmeye çıkar mıydınız?

Evet. Çünkü seviyorum. Çünkü bir yandan basketbol oynayıp diğer yandan o dönem yaşadığın şehri anlamak çok keyifli. Bir turist gibi birkaç günlüğüne bir yere gidip, orayı kısa süreliğine keşfetmeye benzemiyor bu. Bir şehirde bir süre yaşayıp, onun her zerresine hakim olmaya çalışmak çok eğlenceli. Böyle bir şansım var ve bunu avantaja çevirmeye çalışıyorum. Türkiye benim için yeni bir kültür, yeni bir macera ve bir yandan sevdiğim işi yaparken yani basketbol oynarken diğer yandan bunu kendi adıma keyifli hale getiriyorum. Üstelik şu anda İstanbul gibi bir yerde olduğum için ayrıca şanslıyım. İstanbul’un ne kadar güzel olduğunu da insanlara göstermek istiyorum. Bu ülkenin dışarıdan algılanış biçimine çok üzülüyorum. Çünkü yurt dışında hep kötü şeyler haber oluyor. Oysa ben güzellikleri göstermek istiyorum. Kapadokya’ya gittim, Alaçatı’ya gittim… Türkiye harika bir yer, o kadar çok görülecek şey var ki. Amerika’da oynarken, Sardunya’yı çok az insan biliyordu, herkes Sicilya’dan söz ediyordu. O zaman da orada Sardunya’nın ne kadar güzel olduğunu gösterdim, anlattım.

Avrupa basketbolunu biliyorsunuz, NBA’de de oynadınız. İkisini kıyaslamanızı istesem…

İki farklı deneyimdi. Çünkü iki farklı kültür. Sadece kurallar ve oyundaki farklardan söz etmiyorum, her anlamda farklı. Ben Detroit’te oynadığım sırada çok sayıda oyun kaybettik, oyunda zaman zaman sıkıntılar oldu ama maç bitip salondan çıktığımızda herkes bizi alkışlar, motive ederdi. Burada tek bir maç bile kaybetsek insanlar öfkelenmeye başlıyor. Çünkü daha çok tutku var. Ve ben de bundan hoşlanıyorum. Diğer yandan belli bir seviyede basketbol oynayan biri için NBA ligi en üst nokta. Ama Avrupa basketbolu da o seviyeye yaklaşmak üzere. Euroleague çok üst düzey bir basketbol seviyesi ve bu ligde olmaktan gurur duyuyorum.

Ailenizdeki kahramanınız kim?

Abim, babam ve annemle çok yakınız ama birbirinden farklı üç karakter onlar. Sanırım abim rol modelim. O daha kontrollü, objektif olandır. Bazen aileniz sizi çok sevdiği için objektif olamaz. Ama abim bir şey dediğinde bilirim ki doğruyu söylüyor. Bunun dışında da büyük bir İtalyan ailesiyiz, bir sürü kuzen, amca, hala…

15 Temmuz darbesini yaşadığımızda sizin Fenerbahçe’deki ilk yazınızdı. Siz o olayı nasıl yaşadınız ve sonrasında neler hissettiniz? Burada olmaktan korku duydunuz mu?

Burada değildim, yaz tatilindeydim. Hatırlarsınız 15 Temmuz’dan birkaç ay önce Atatürk Havalimanı saldırısı gerçekleşmişti. Havalimanı saldırısı olduğunda İstanbul’daydım. İnsanların başına gelen için üzüldüm ama çok endişelenmedim. Ama ne zaman ki Türkiye’den ayrıldım, daha çok endişelendim. Bu kez kendim için değil, buradaki insanlar için… Çünkü dışarıdan baktığınızda burada yaşanan şey daha büyük, daha korkutucu görünüyor. Bu yüzden, arkadaşlarıma İstanbul’da oynamaya devam edeceğim dediğimde, bana çıldırmışım gibi baktılar. Onlara göre İstanbul terörist saldırıların olduğu, kaos içinde bir şehirdi. Sanki Türkiye, Suriye gibi bir ülkeydi onlar için… Oysa ben burada yaşadığım için biliyordum, İstanbul öyle tehlikeli bir yer değil. Paris’te de, Nice’te de, Berlin’de de, Barselona’da da yaşandı bunlar. Paris’teki Bataclan saldırısını hatırlayın; ben aynı grubu Bataclan’da Haziran ayında izlemiştim. Bu olay olduğunda haliyle çok etkilendim. Türkiye bir Suriye ya da Afganistan değil. Bunları düşününce, böyle bir olayda orada olmak büyük bir şansızlık ama bu her yerde olabilir. Siz terör içinde yaşarsanız teröristin istediğini vermiş olursunuz. Ama itiraf etmem gerekir ki beni en korkutan olay Reina’da yaşanandı. Oraya çok sık gitmiyordum ama çok kötüydü. O gece kız arkadaşımla dışarıdaydık ve çok etkilendim, şok oldum. Ocak ayı boyunca evden dışarı çıkmayı tercih etmedim ama sonra bunun yaşamak için doğru yöntem olmadığını düşünüp normal hayatıma döndüm.

Basketbol oyuncusu olmasaydınız, ne olurdunuz?

Çok zor bir soru. Basketbol tüm hayatım. Ama gazeteci olmayı isterdim. Aynı zamanda bir üniversitede bir profesör olmayı isteyebilirdim, genç insanlara bir şeyler öğretmek beni çok mutlu edebilirdi.

Epey kitap okuyorsunuz. Türk yazarlarını da okuduğunuzu biliyorum. Kimlerin kitaplarını okudunuz bugüne kadar?

Orhan Pamuk, Elif Şafak…. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı kitabını, İstanbul’unu, Kafamda Bir Tuhaflık kitaplarını okudum. Elif Şafak’ın Baba ve Piç ile Aşk kitabını okudum. Şu anda İtalyan bir gazetecinin kitabını okuyorum.

Ali Koç başkan oldu. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Aslında böyle bir konuda konuşmak bana düşmez. Aziz Yıldırım’a çok minnettarım çünkü beni buraya getiren kişi o. Başkanımızdı. Şimdi yeni bir başkanımız var, onunla da güzel işler yapmak istiyoruz.

Kız arkadaşınızla yaşıyorsunuz. O alıştı mı buradaki hayata?

Alıştı. Burayı seviyor. Elbette buraya benim için geldi ama öncesinde Türkiye’de bir süre bulunmuş. Balat’ta bir fotoğraf kursuna katılmış, o yüzden İstanbul’u benden daha iyi biliyordu. Buranın kültürünü, yemeğini, her şeyini seviyor. Benim için burada ama İstanbul’u da çok seviyor.

Hayat felsefeniz nedir?

İyi bir insan olmak. İnsanları olumlu etkilemek ve elimden geldiğince yardım etmek. Adil, nazik, dürüst olmak. Çok çalışan insanlara sadık olmak. Çünkü özel bir iş yapıyorum ve herkesten çok daha fazla mütevazı olmalıyım. Çok sıkı ve aşkla çalışmalıyım. Çünkü herkes bu işi yapacak kadar şanslı değil…

Obradovic’ten korkuyor musunuz?

Hayır (gülüyor). Her şeye hazırlıklıyım. Onun gibi bir koçla çalışmak kolay çünkü kendisi bir efsane. Savaşçı biri. Çok saygı duyuyorum ona. Söylediği her şeyi bir öğretmenmiş gibi sindiriyorum. Başlangıçta, bağırdığında çok kötü bir şey yaptığımı düşünüyordum ama sonra bunu her oyunda yaptığını, herkese yaptığını anlayınca rahatladım, alıştım.